Mezhepler Sadece İslam’da mı Var? -2-
İktisat, Felsefe, Psikoloji, Sosyoloji, Tarih ve Edebiyat Örneği

Bir önceki yazımızdaki İnsan-Mezhep ilişkisini incelemiş ve mezheplerin insanın doğasında olduğunu göstermek maksadıyla Fizik, Kimya, Biyoloji, Matematik, Tıp ve Fitness üzerinden bazı misaller vermiştik. Dileyen buraya tıklayarak ilk yazımızı okuyabilir. Bu bölümde de misaller vermeye devam edecek ve insanların zihninde “mezhep” mefhumunu “doğal” hale getirmeye gayret edeceğiz.
Bu yazımızda İktisat, Psikoloji, Sosyoloji, Felsefe, Tarih ve Edebiyat üzerinden bazı mezhep örnekleri verilecektir.
İktisat
İktisatta fiyat hareketlerini yorumlamak hususunda birçok indikatör (gösterge) bulunmaktadır. Kaufmann hareketli ortalaması, İchimoku bulutu ve RSI göstergesi bunlardan bazılarıdır. Bu indikatörlerin ise yorumlanması ve saatlikte mi, günlükte mi yoksa haftalık grafiklerde mi daha iyi netice vereceği tam bir mezhep alanıdır.
1. Golden Cross – Death Cross
Fiyatın kısa vadeli hareketinin uzun vadeli hareketi yukarı yönlü kesmesine “Golden Cross” denilmekte ve bu noktadan sonra fiyatın yükselmesi beklenmektedir. Keza bunun tam tersi olursa da buna “Death Cross” denilmekte ve fiyatın düşmesi beklenmektedir. Lakin bu göstergelerin tamamen doğru çıkması bir yana saatlik-günlük-haftalık-aylık grafiklerine göre farklılık arz etmesi ve hangisinde düzgün çalıştığı ihtilaflı bir husustur.
2. RSI (Relatif Güç Endeksi)
RSI, birtakım hesaplamalarla birlikte fiyatın momentumunu yani çok yüksek veya çok ucuz olduğunu hesaplamaya çalışan bir indikatördür. Lakin bunun da yorumlamasında çok ihtilaf vardır. Sözgelimi, cumhura göre RSI 70’in üzerine çıktığında artık fiyatın çok yükseldiği ve satılması gerektiği savunulurken kimilerine göre asıl yükselişin yeni başladığı ve bu noktadan sonra daha da agresif yükselişlerin beklenmesi gerektiği söylenmektedir.
Hasılı kelam burada da iki mezhep karşımıza çıkmaktadır.
Felsefe
Esasında felsefe tam bir mezhep alanıdır. Bilgi, varlık, ahlak hakkındaki yorumlar binlerce senedir tartışılmaktadır.
1. Epistemoloji (Bilgi Felsefesi): “Nasıl Biliriz?”
Felsefenin en meşhur ihtilaflarından birisi epistemolojidedir.
Rasyonalizm bilginin kaynağının akıl olduğunu savunmakta, deney ve gözlem yapmaksızın mantık ve matematik ile kesin bilgiye ulaşabileceğimizi söylemektedir.
Empirizm ise bilginin sadece deneyim ve duyular yoluyla inşa edileceğini savunmaktadır.
2. Ontoloji (Varlık Felsefesi): “Gerçek Nedir?”
Varlığın ne olduğu, neleri kapsadığı sorusu hakkında da birçok görüş bulunmaktadır.
Materyalizm sığ bir bakış açısıyla var olan tek şeyin madde olduğunu savunmuştur.
İdealizm ise asıl gerçekliğin madde olmayıp ideler olduğunu savunmuştur. Fiziksel dünya, zihinsel bir gerçeğin yansımasıdır.
Düalizm ise evrende hem madde hem de ruh olduğunu söylemiş ve bunların birbirinden farklı iki töz olduğunu savunmuştur.
3. Etik (Ahlak Felsefesi): “Doğru Nedir?”
Bir davranışı “iyi” yapan şeyin ne olduğu kadim bir ihtilaftır.
Deontoloji yani Ödev Ahlakına göre bir eylem, sadece “doğru olduğu için” yapılmalıdır. Bu mezhebe göre neticesi ne olursa olsun yalan söylenmemelidir. Çünkü yalan söylemek ahlaki bir kural ihlalidir.
Utilitarizm yani Faydacılık fikrine göre bir eylemin iyiliği, sağladığı fayda ile ölçülür. Yani bu mezhepte doğrunun ne olduğu, çoğunluğun menfaati ile orantılıdır.
Psikoloji
1. Yapısalcılık – İşlevselcilik
Psikolojinin bir bilim olarak doğduğu 19. yüzyılın sonundaki ilk ayrışmadır.
Yapısalcılık (Wundt) mezhebi zihni bir “yapboz” gibi parçalarına ayırarak (algı, duygu, imge) incelemek ister.
İşlevselcilik (James) ise “zihin neden oluşur?” sorusu yerine “zihin ne işe yarar?” sorusuna odaklanır.
2. Psikanaliz – Davranışçılık
20. Yüzyılın başında psikoloji bu iki zıt mezhebe bölünmüştür:
Psikanaliz (Freud) görüşüne göre davranışlarımızın arkasında bilinçaltı süreçlerin, çocukluk travmalarının ve cinsel/saldırgan dürtülerin olduğu savunulmaktadır. İnsanı “kendi evinde bile efendi olmayan”, karanlık güçlerce yönetilen bir varlık olarak görür.
Davranışçılık (Watson, Skinner) ise “bilinçaltının görülemediğinden hareketle bilimsel olmadığını” söylemektedir. Bu görüşe göre psikoloji sadece gözlemlenebilir davranışlarla ilgilenmelidir. İnsan, ödül ve ceza ile şekillenen bir kara kutu gibidir.
Sosyoloji
Sosyoloji, doğası gereği en fazla görüş ayrılığına ve “mezhebe” sahip bilim dallarından biridir. Çünkü toplum, sürekli değişen ve gözlemcinin (sosyoloğun) kendi değer yargılarından bağımsız kalamadığı bir alandır.
Sosyolojideki temel ihtilafları üç ana eksende toplayabiliriz:
1. Makro vs. Mikro Sosyoloji (Bakış Açısı Kavgası)
Bu ihtilafın temel noktası bütüne mi yoksa parçaya mı bakılması gerekliliğidir.
Makro sosyologlar (Durkheim ve Marx) toplumu büyük yapılar, kurumlar ve sınıflar üzerinden incelerler. Onlara göre birey, toplumsal yapının bir ürünüdür.
Mikro sosyologlar (Weber ve Mead) ise toplumu bireyler arası etkileşimler, semboller ve günlük konuşmalar üzerinden anlarlar. Onlara göre toplum, bireylerin birbirine yüklediği anlamlardan ibarettir.
2. Üç Büyük Teorik Çatışma
Sosyolojinin “üç mezhebi” denilmesi mümkün olan kuramcılar, dünyayı bambaşka şekillerde görürler:
İşlevselcilik (Durkheim) kuramına göre “toplum bir organizmadır.”
Bu grup toplumu, her parçası sistemin bekası için çalışan bir vücuda benzetirler. Suç bile sistemin sınırlarını hatırlattığı için “işlevsel” görülebilir. Bu mezhepte aslolan düzen, denge ve uyumdur.
Çatışma kuramına (Marx) göre “toplum bir savaş alanıdır.”
Bu mezhebe göreyse toplum, bir uyum içinde olmayıp sürekli bir güç ve kaynak kavgası (sınıf çatışması) içindedir. Düzen dediğimiz şey, güçlü olanın zayıf olanı ezmesidir.
Sembolik etkileşimcilik (Weber/Mead) görüşüne göre ise “toplum bir tiyatrodur.”
Bu mezhebe göre ise toplumun nesnel bir gerçekliği olmamakta, aslolanı yorumlar oluşturmaktadır. Her şey, paylaşılan semboller ve anlamlarla inşa edilir. Mesela kağıda “para” değeri verdiğimiz sürece o paradır.
3. Yöntem Kavgası: Pozitivizm – Yorumlamacılık
Pozitivistler, sosyolojinin, bir fen bilimi gibi olduğunu, dolayısıyla toplumun sayılarla, istatistiklerle ve deneylerle tıpkı bir fizikçi gibi ölçülebileceğini iddia ederler.
Yorumlamacılar ise insanların atomlardan ibaret olmadığını, niyetleri ve duyguları olduğunu savunurlar. Bu yüzden toplumu istatistikle değil, empati kurularak anlaşılacağını söylerler.
Tarih
Tarihi vakaları yorumlamak hususunda da yığınla mezhep mevcuttur. Birkaç misal verelim.
1. Roma İmparatorluğu’nun Çökme Sebebi
Bu, tarihçilerin en çok tartıştığı konulardan birisidir ve hakkında birçok teori ortaya atılmıştır:
Edward Gibbon (klasik görüş) Roma’nın çöküşünü Hristiyanlığın yayılmasına bağlamaktadır. Hristiyanlığın getirdiği barışçıl anlayışın, Roma’nın o sert askeri disiplinini ve antik erdemlerini yok ettiğini savunur.
Modern tarihçiler (ekonomik ve ekolojik görüş) ise sorunun kurşun zehirlenmesi, iklim değişikliği, salgın hastalıklar veya vergi sisteminin çökmesi olduğunu savunurlar.
2. Fransız Devriminin Nedeni
Materyalist görüşe göre devrim, ekonomik bir zorunluluktu. Yükselen burjuvazi ile can çekişen feodalizm arasındaki sınıf çatışmasının bir neticesiydi. Ekmek fiyatlarındaki artış fitili ateşledi.
Revizyonist/İdealist görüşe göre ise devrim, Aydınlanma filozoflarının (Rousseau ve Voltaire gibi) fikirleri sayesinde oldu. Halk zaten hep açtı; ama ilk kez “eşitlik” ve “özgürlük” gibi kavramlarla bu açlığı bir siyasi harekete dönüştürebilecek bir entelektüel zemin buldular.
3. I. Dünya Savaşı’nın Sorumlusu
Versay mantığına göre savaşın tek suçlusu Almanya’nın saldırgan politikalarıdır.
Sistemik görüşe göre ise savaş kaçınılmazdı. Suçlu tek bir ülke değil; Avrupa’daki gizli ittifaklar, sömürgecilik yarışı ve kontrol edilemez hale gelen milliyetçilik akımıydı. Yani savaş kaçınılmaz bir sondu.
Edebiyat
Edebiyat alanında da beklenildiği üzere birçok ihtilaf mevcuttur. Birkaç misal verelim.
1. Eski – Yeni Kavgası (Zemzeme – Demdeme)
Tanzimat döneminde başlayan bu tartışma, Türk edebiyatının en meşhur kutuplaşmasıdır.
Recaizade Mahmut Ekrem batılı tarzda şiiri, “güzel olan her şeyin şiire konu olabileceğini” ve kulak için kafiyeyi savunmuş ve yazdığı “Zemzeme” ile yenilikçi cephenin lideri olmuştur.
Muallim Naci ise geleneksel şiiri, aruz veznini ve göz için kafiyeyi savunmuş, Recaizade’ye cevap olarak “Demdeme”yi yazmıştır.
2. Sanat Sanat İçin mi, Toplum İçin mi?
Bu tartışma her dönemde alevlenmiştir ancak en belirgin ihtilaf şu gruplar arasındadır:
Namık Kemal ve Şinasi gibi Tanzimat Dönemi sanatçıları, edebiyatın halkı eğitmek ve hak aramak için bir “silah” olduğuna inanırlar ve sanatın toplum için olduğunu söylerler.
Servet-i Fünûn, Fecr-i Âti ve İkinci Yeni sanatçıları şiirin ve romanın toplumsal bir görev üstlenmesine karşı çıkıp, estetiği ve bireyin iç dünyasını öncelerler. Bu yüzden de onlara göre sanat, sanat içindir.
3. Dil ve Sadeleşme İhtilafı
Edebiyatın hangi dille yazılması gerektiği de yüzyıllarca tartışılmıştır:
Edebiyatçıların çoğuna göre Arapça ve Farsça kelimeler dile zenginlik vermekte ve şiirin kalitesini artırmaktadır.
Genç Kalemler (Ömer Seyfettin, Ziya Gökalp) “Yeni Lisan” hareketiyle, İstanbul Türkçesinin esas alınması gerektiğini ve dildeki gereksiz yabancı kuralların çıkarılması gerektiğini savundular.
Netice
İnsan, irade sahibi bir varlıktır. İradenin olduğu yerde ise farklı görüşlerin bulunmasından daha doğal; bulunmamasından daha anormal bir şey olamaz. Bu sebeple insanlık var olduğu müddetçe ilimde, sanatta, fende, aktivitede, siyasette vs. görüş ayrılıkları yani “mezhep”ler olacaktır. Bizim vazifemiz ise mezhepleri ortadan kaldırmak değil, doğru mezhebi tercih edip yanlış olanı reddetmektir.





