Makaleler

Vahhâbilik Hareketi ve Temel İnançları

Vahhâbilik Hareketi ve Temel İnançları

Vahhâbilik, 18. yüzyılda Arabistan’ın Necd bölgesinde ortaya çıkmıştır. 20. yüzyılda da tüm Arabistan’ı etkisi altına almıştır. Daha sonra dünyanın değişik bölgelerinde taraftarları da oluşmuştur. Vahhâbilik, bugün Suudi Arabistan’ın resmi mezhebidir. Kendilerine “Muvahhidûn/Tevhid Ehli” de derler.

Vahhâbiliğin kurucusu, Muhammed ibn Abdülvehhab (1115-1206/1703-1792)’tır. İbn Teymiye’den beslenen görüşleriyle, kendisine tâbi olanlar tarafından müçtehid ilan edilmiştir. Ahmed ibn Hanbel (Rahimehullâh)’a dayandığını iddia ettikleri görüşlerinin birçoğunda Ahmed ibn Hanbel (Rahimehullâh)’ı de dışlayan tavırlarını görmek mümkündür.

Temel inançları şunlardır:

  • (Kendi anladıkları şekildeki) Allah Teâlâ’nın birliğine inanmayanın malı, canı helaldir.
  • Amel/ibâdet, imandan bir parçadır. Amel edilmezse iman yoktur.
  • İbadet etmeyen veya eksik ibâdet edenin kestiği yenmez. Bu kişinin canı da malı da helaldir. Bu kişilere karşı cihad ilan edilir.
  • Kur’ân âyetlerini (kendileri gibi) yorumla(ma)mak küfürdür.
  • Mürşid, şeyh, veli, aracı, hoca, evliya ve dervişlik küfürdür.
  • Dört hak mezhep (Hanefi, Maliki, Şafii, Hanbeli) dışındaki mezhepler; kelam, tasavvuf, tarikat yasaktır. Hâlbuki kendileri yeni bir mezhep olmuşlardır da gafletlerinden dolayı farkında bile değillerdir.
  • Kendi inançlarında Kur’ân ve hadisle bağdaştıramadıkları her şey hurafedir, batıl inançtır.
  • Mezar, türbe yapmak, adak adamak, kabir ziyareti yapmak, puta tapmakla eşittir.
  • Sigara, nargile, içki ve kahve içene kırk değnek vurulur.
  • Vakıf kurmak batıldır. Vakıf kuranlar servetlerini kaçıranlardır.
  • Muska ve tespih batıldır.
  • El öpmek, boyun bükmek, evliya kabri ve sakalı şerif ziyareti, mevlit ve kaside okumak yasaktır.

Vahhâbilik hareketi, modern Haricîlik hareketi diye anılmalıdır. Zira içerisinde kadim, gerçek selef-i sâlihin anlayışını yıkan ideoloji ve fikriyat temelinde Kur’ân ve Sünneti anlayıp ona göre hareket alanı geliştirmişler ve ortaya çıkışındaki dîni, coğrafi, siyasi ve sosyo-kültürel arka planda Haricîlikle birebir benzer ortak yönleri bulunmaktadır.

Haricîlik ve Vahhâbiliğin Ortak Yönleri Nelerdir?

  • Her iki grup da devlet otoritesinin zayıf olduğu bir dönemde ortaya çıkmıştır. Haricîliğin ortaya çıktığı dönem, Hz. Ali (Radıyallâhu Anh)’ın Hz. Osman (Radıyallâhu Anh) zamanından kalan çalkantılar ve yeni gelişen fitnelerle karşı karşıya kaldığı zamandı. Vahhâbilerin ortaya çıktığı zaman diliminde de Osmanlı Devleti, dışta büyük devletlerle savaş halinde, içeride de isyanlarla başı dertteydi.
  • Haricî ve Vahhâbiler, hiçbir otorite kabul etmeyen bedevî kabilelerden ortaya çıkmışlardır. Yaşanılan yerin susuz ve verimsiz topraklardan oluşmasından dolayı, hayvancılıkla uğraşan ve bu sebeple otlak aramak için göçebe yaşam sürdüren bedevîler sosyal düzene yabancıdırlar. Her ne kadar müstakil kabile içerisinde bir düzenleri olsa da bir otorite altına girmemekten dolayı dışa karşı özgürlüklerine aşırı düşkündürler. Geçim dertleri onları, cesur, çevik, hırçın ve kan dökücü özelliklerine sahip kılmıştır.

Arabistan’ın çöl bakımından en yoğun bölgesi Necd bölgesidir. İslâmiyet’i elçiler vâsıtasıyla tanımışlar ve siyasi otoriteye tek bağları maddi olarak zekât olmuştur.

Bu bölgenin ahalisi, Hz. Peygamber (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)’in vefatından sonra siyasi sorunların baş kaynağı olmuşlardır. Hz. Ebûbekir (Radıyallâhu Anh) dönemindeki irtidat eden kabilelerin bir kısmı bu bölgedendir. Bu dönemde ortaya çıkan dört yalancı peygamberin üçü Necdî kabileler içindeydi.

Hz. Ali (Radıyallâhu Anh) dönemindeki Haricîlik fitnesi, yine Necdî kabileler arasında vücut bulmuştur. Çöldeki sosyal hayat, kabile taassubu ve bedevî psikolojisi Haricî düşüncede etkili olmuştur. Zira bedevîler düzen ve disipline alışık olmadıkları için, fetihler sebebiyle garnizon şehirlerde çöldeki hayat tarzlarını devam ettirmeye çalışmışlar, şehirleşme ve sosyal nizama ayak uyduramamışlardır. Kendi yaşam tarzlarına uymadığı gerekçesiyle de etrafındaki Müslüman toplumları “bozulmuş” Müslümanlar olarak görüp bunlara karşı savaş ilan etmekten çekinmemişlerdir. “İni’l-Hükmü illâ lillâh” (Hüküm yalnızca Allah’a âittir) âyetine verdikleri mana, aslında her türlü düzeni kendilerine göre meşru bir zeminde reddetme yönündedir.

Netice olarak, irtidat eden kabileler, yalancı peygamberlerin ortaya çıktığı kabileler, Hz. Ali (Radıyallâhu Anh)’a tahkim olayında karşı çıkanlar ve Vahhâbiliğin kurucusu Muhammed ibn Abdilvehhâb Necd bölgesindeki kabilelerden ortaya çıkmıştır.

  • İman-küfür anlayışları aynı yöndedir. Çöl ikliminde gündüzlerin aşırı sıcakları ile gecelerin soğukları arasında son derece ısı farkı vardır. Bu durum bedevîlerin bakış açılarının zıt kutuplarda seyretmesine sebep olmuştur. Kişi veya olaylara dost-düşman veya mümin-kâfir düşüncesiyle yanaşmışlardır.

Haricî ve Vahhâbîler, davranışlarındaki sertlik, imanlarındaki taassup ve kendi inançlarından olmayanları tekfir etme hususunda birbirlerine benzerler. Kendileri gibi olmayanların mallarını ve canlarını kendileri için helal görmüşlerdir. Bedevîlerdeki “kendi kabilenden olan dost, başka kabileden olan düşmandır” anlayışı, Haricî ve Vahhâbilerin insanları tekfir etmelerine sebep olmuştur.

  • Her iki gruba göre büyük günah işleyen, kâfirdir. Böyle kimselerin canları ve malları kendilerine helaldir. Haricîlerde küfür takıntısı, Vahhâbilerde de şirk takıntısı oluşmuştur.
  • Her iki grup da ibâdete düşkündürler. Haricîler, Kur’ân’ı te’vil ve tefsire ihtiyaç duymadan lafzî hüviyetiyle ele alırlar ve ona göre amel ederler. Tahkim olayını sahâbenin anlayışı üzere önce kabul etmişler, sonra da kendi Kur’ân anlayışları üzere reddedip çelişkiye düşmüşlerdir. İbadete düşkünlükleri Efendimiz (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem) tarafından şöyle ifade edilmiştir: “Her biriniz kendi namazınızı, orucunuzu ve Kur’ân okumanızı, onların namazları, oruçları ve Kur’ân okuyuşları yanında hakir görecektir.”[1]

Haricîler, uzun süren secdeli ibâdetlerinden sonra alınları yara bağlamış, elleri deve dizi gibi nasır tutmuştur.

Gece gündüz Kur’ân okurlardı. En ince ayrıntıya kadar hak-hukukun yılmaz bekçisi görüntüsü vermekle beraber, kendileri gibi düşünmeyen Müslümanlara karşı da şiddetin doruk noktasından bir hal takınıp, kadın, yaşlı, bebek, çocuk demeden herkesi öldürüp kimseye merhamet göstermezlerdi.

Vahhâbiler de ameli, imandan bir cüz sayıp, Allah Rasûlü’nün emir ve yasaklarını çiğnemeyi küfür addetmek sâikiyle ibâdetleri benimsemelerinde Haricîlere benzemektedirler. Bid’at diyerek verdikleri tepkiler ve çoğu bid’at dediklerini şirk görmeleri de ibâdet anlayışlarındaki tutumlarına işaret etmektedir.

  • Emr-i bi’l-ma’rûf anlayışları benzerlik arz etmektedir. Haricîler kendilerini adâletin yılmaz savunucuları olarak gördükleri için sert ve kabalıklarından dolayı adâletin itidal tarafını kestirememişler ve aşırıya kaçmışlardır. Öyle ki İslâm’a davet diye kendileri gibi düşünmeyen Müslümanlara karşı cihat ilan etmişlerdir. Çarşı pazarlara saldırıp Müslümanım diyenleri kılıçtan geçirip, Hristiyan’ım, Yahudi’yim, Mecusi’yim diyenleri öldürmeyi haram kabul ettiklerinden onlara dokunmamışlardır.

Vahhâbilere göre de emr-i bi’l-ma’rûf adına bidatlerle savaşmak için Müslümanlara karşı kılıç kullanmak farzdır.

Tarihinde hep Müslümanlarla savaşan, ne Yahûdi ne de Hristiyanlarla bir tane savaşı bulunmayan Vahhâbiler’in sapkın bir fırka olduğunu anlamak için bu zaviyeden bakmak bile yeterlidir. Nitekim Müslüman devletlerin medarı iftiharı, hilâfetin sancağını elinde bulunduran Osmanlı Devleti’yle savaşları da tarihin inkâr etmediği bir gerçektir. Müslümanın kanını helâl gören, Hristiyan’ın domuzunu öldürdü diye Hristiyan’dan helallik isteyen bu zihniyetin günümüzde Amerika ve Batı’nın kuklası olmasını garipsememek lazımdır.

  • Haricî ve Vahhâbîlere göre şefaat görüşünde de sapkınlık söz konusudur. Haricîler, Mutezileden de öteye giderek küçük günah işleyenlerin de cehennemde ebedi kalacaklarını ve haklarında şefaatin söz konusu olmayacağını savunurlar.

Vahhâbiler de Allah Teâlâ’dan Efendimiz (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)’in şefaatine nail olmanın istenebileceğini, fakat Efendimiz’den: “şefaat yâ Rasûlallah” denilerek şefaat istenemeyeceğini iddia ederler. Böyle yapmakla, “yalnızca Allah Teâlâ’dan isteme” güzellemeleri içerisinde Efendimiz (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)’in, vefatından sonra dünyadakilere karşı hâşâ hiçbir işe yaramayacağını iddia etmektedirler. Zira onlara göre O (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem), ölmüştür ve kıyâmete kadar hiçbir etkisi olmayacaktır diyerek Efendimiz (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem) ve ashâbının anlayışına zıt düşmüşlerdir.

  • Her iki grup da nassların zâhirine bağlı kalırlar. Haricîler, âyet ve hadislerin asıl hedef ve maksadına, asıl konusuna gitmeye yanaşmayıp, ilk bakışta gördükleri manaya göre zahirine sarılırlar, bu mana ile yetinir ve ondan asla şaşmazlardı. Bazen de bunu kendilerine yöneltilen suçlamaları defetmek için kullanırlardı. Cahilliklerinden dolayı, çoğu, kâfir ve müşrikler hakkında nâzil olan âyetlerin zahirî manalarını kendilerinden kabul etmedikleri diğer Müslümanlara uyarlamışlardır.

Vahhâbilik de Haricî/Hanbelî karışımı olduğu kadar, kaynaklara dönüş diye nitelendirdikleri Kur’ân ve sünnetin zâhirine sıkı sıkıya bağlanma ve ilmî yorumları reddetme eğilimlerinden dolayı da Zâhiriyye’den de nasiblerini almışlardır. Netice olarak Dâvud ibn Ali ez-Zâhirî tarafından benimsenen bu anlayış, ibn Hazm ile yenilenmiş, ibn Teymiye tarafından istismar edilmiş ve Vahhâbiler tarafından Hanbelî mezhebi görüntüsü altında kendilerinin de fark edemediği bir şekilde modernleşmiştir.

[1] Buhari, Sahih, Fezâilü’l-Kur’ân, 36, (5058); Müslim, Sahih, Zekât, 48, 156-(1066)

İlgili Makaleler

Başa dön tuşu