MakalelerTasavvuf

Amasyalı Âkifzâde Abdürrahim Efendi (v. 1231/1816)

Ailesi, Hayatı ve Eserleri

بسم الله الرحمن الرحيم

17 ve 18. Yüzyıllarda Osmanlı Devleti’nde yaşamış, ulema ve şairler yetiştirmiş birçok aile vardır. Bu ailelerden biri Îdîzadeler, Bayramzadeler veya “Âkifzâde”ler diye anabileceğimiz Amasyalı bir ailedir. Ailenin son fertlerinden Âkifzade Abdürrahim Efendi’nin, el-Mecmû‘ fi’l-Meşhûdi ve’l-Mesmû isimli biyografik eseri, ailenin fertlerinin ve dönemin diğer ulema ve meşâyihinin hayatlarına vakıf olmamızı sağlayan mühim bir kaynaktır. Ailenin fertleri hakkında ilk kaynak bu eserdir. Onun dışında Osmanlı Müellifleri gibi bazı biyografik kaynaklar, tezkireler ve yazma eser kayıtlarından da bilgi elde edilebilmektedir.

Bu yazıda daha çok adı geçen eserden istifade ile ailenin fertleri ve özellikle Âkifzade Abdürrahim Efendi’nin hayatı ve eserleri incelenecektir. Muvaffakiyet Allah Teala’dandır.

Ailesi

Öncelikle ailenin şemasını şöyle gösterebiliriz:

  • Îdî Bayram Efendi (v. 1121)

Âkifzade’nin dedesinin babası olup künyesi Ebû Muhammed’dir. Doğum tarihine dair bilgi yoktur. Merzifon’da ulema ailesi içinde yetişti. Müstakimzade, Bayram Efendi’nin Şair Nedim’in dedesi kazasker Mülakkab Mustafa Efendi’nin yeğeni (kız kardeşinin oğlu) olduğunu bildirir. [1]

Babasının ismi Mustafa’dır. Sivaslı Tefsîrî Mehmed Efendi (v. 1111) gibi bazı alimlerden ilim tahsil ettikten sonra müftülük ve Amasya’daki İkinci Bayezid Medresesinde müderrislik vazifelerinde bulundu. Daha sonra mollalığa geçip Medine, Trablusşam, Sofya, Konya ve Kayseri kadılığı yaptı. Torunu Âkifzade, vefatını şöyle ifade eder: “Zamanındaki bazı şairlerin düştüğü tarihlerden hatırladığım kadarıyla 1121 senesinde, Konya’ya giderken Eskişehir’de vefat etti ve orada defnedildi.”[2] Müstakimzade de bu tarihi vermekte ve Rebiulahir ayında vefat ettiğini kaydetmektedir. [3]

Âkifzade’nin “bazı şairler” dediği muhtemelen dedesi Âkif Mustafa Efendi’dir. Zira onun Divan’ında Târîh-i İntikâl-i Vâlid-i Latîfü’l-Hisâl Aleyhi Rahmetullahi’l-Meliki’l-Müte‘âl başlıklı, babasının vefatı için söylediği bir tarih manzumesi vardır ki tam metni şöyledir:

[Hezec: Mefâîlün/Mefâîlün/Mefâîlün/Mefâîlün]

Füsûs ey gâfil efsûs âh ey mekkâre dünyâ âh

Aceb bilmem kime bâkî kalur âyâ bu mâtemgâh

Ne bu ser-geştelik girdâb-veş şûrâbe-i dehre

Şinâh olmaz bu deryâda niheng-i merg ise cân-kâh

Olur sîlî-i çevgân-ı kaderle hâk-mâl âhir

Ne denli çarha top-âsâ değerse başın ey güm-râh

Olur bir hâne menzil ki gedâ vu şâha nâmı gör (?)

İder rûbehle şîri cem’ ecel nâmında bir şeb-gâh

Aceb yetmez mi bu ibret cinâna eyledi rihlet

O ankâ-yı fazîlet âşiyânından uçub nâgâh

Sipihr-i âlem-i ilm u amel İdî Efendi kim

Ne görmüş mislin işitmiş ne çeşm-i mihr u gûş-i mâh

Avârif’den idüb tahkîk durmazdı Mevâkıf’da

Fütûhât’dan açardı eylese feth-i suhen geh gâh

Şeker-hây-ı mezâyâ olsa bir cem’-i mevâlîde

Olurdı girde-i mihr-i hamûşî lokma-i efvâh

Virilmişdi çu şehr-i Konya ol fahru’l-mevâlîye

Giderdi cezbe-i takdîr olub mahmil-keşi her gâh

Gidüb menzil-be-menzil Eskişehr’e oldı hûn (?) dâhil

Olub âhir merâhil dâr-ı adni kıldı menzil-gâh

Aceb ma’mûre-i ilm idi iklîm-i kemâl içre

Harâb oldı gelince Eskişehr’e hayf kim nâgâh

Sebük-bârâne kıldı azm-i nüzhet-gâh-ı Firdevs’i

Ne kayd-ı hayme vu mahmil ne şuğl-i bâre vu büngâh

Vücûd-i pâkı üstünde değildir hayme nîlî-reng

Felek-veş câme-i mâtem giyindi hayme vu hargâh

Muhassal bir dür-i şehvâr-ı bahr-i fazl idi el-hak

İde müsteğrak-ı deryâ-yı rahmet Hazret-i Allâh

Ola hüddâmı hûr u âbı kevser meskeni Firdevs

Ta‘âmı ni’met-i cennet nazargâhı likâullâh

Gidüb vüs’at-serâ-yı bâğ-ı Firdevs’e sa’âdetle

Beni bu teng-nâda koydı hasretle esîr-i çâh

Görüb bu girye-i cân-sûzı bir kimse suâl itdi

Didi âyâ nedir bu âh peyderpey geh u bî-gâh

Didim feryâd-ı rikkat-hîzle târîh idüb Âkif

“Gidüb Bayram Efendi kıldı şîven ‘îdimi hey vâh” (1121)[4]

Burada da oğlu Âkif Efendi, Bayram Efendi’nin 1121 senesinde Konya’ya giderken Eskişehir’de vefat ettiği bilgisini verir. Ayrıca manzumeden Bayram Efendi’nin, Şihâb-ı Sühreverdî’nin Avârifü’l-Ma‘ârif’i, İbn Arabî’nin el-Fütûhâtü’l-Mekkiyye’si gibi tasavvuf; Adududdîn el-Îcî’nin Mevâkıf’ı gibi kelam kitaplarıyla iştigal ettiği anlaşılabilir.

Torunu Âkifzade, Bayram Efendi’nin kişiliği hakkında şöyle der: “Tasavvufu ve ehlini severdi. Edebiyatı ve Farsçayı bilir, şer’î ilimlerle meşgul olurdu. Faydalı kitapları toplardı, hatta bazı kitapları yazdırıp tashihine gayret ettiği de olurdu. Nitekim içlerindeki imzasından da anlaşılacağı üzere Amasya’da bulunan kütüphanedeki kitapların birçoğu, bir şekilde merhumun kütüphanesinden gelmişti. Karileri ve hafızları severdi. Seyyah dervişlere karşı cömert davranır, onların giyecek ve binecek ihtiyacını karşılardı. İlmin ve hocalarının kıymetini bilir, onların hakkına riayet ederdi. Bu sebeple mollalığı esnasında Amasya’daki Sultan Bayezid medresesi müderrisliği cihetini, oğlu Âkif Mustafa Efendi’nin hocası Çorumlu Abdullah Efendi’ye tevcih etmişti. İnsanlar kendisine ‘medreseyi kendi oğluna ver’ demesine rağmen ‘hayır bunu yapmayacağım’ demiş ve zaten ehliyet ve ihtiyaç sahibi olan Çorumlu Abdullah Efendi’ye tevcih etmişti.

Dairesinde ve dairesinin dışında köle istihdam etmeyi severdi. Mezra ve ziraat için arazi satın almayı da severdi. [Resmi] hizmetleri, beratları ve vakıftan yemeyi sevmezdi. Bundan dolayı bizde bu gibi belalar olmamıştır. Korkusuz, hayasız ve insafsızca vakıf malı yiyen, tevcih edildikleri hizmetleri terk eden bazı günümüz insanlarının hıyanetleri bizde -hamd olsun- bulunmamıştır. Ne yazık ki beldelerin çoğunda vakfedip de insanlara fayda sağlayan kalmamıştır. Vakıflar yağma malı gibi sadece galip gelenlerin yiyebildiği kaynaklar haline gelmiştir. Bu durumu Allah Teala’ya şikayet ediyoruz. Akıl ve mal sahibi olan kişi, dirhem veya dinar vakfetmez, gider ihtiyaç sahibi bir fakire veya yetime bizzat kendisi verir.”[5]

Bayram Efendi’nin, Arapça bayram manasına gelen îd kelimesini mahlas olarak seçmesinde isminin etkisi olması muhtemeldir. Sâlim Tezkiresi’nde “Harf-i Ayn-i mühemelede Îdî mahlasiyle keşîde-i silk-i erkâm olan” diye bir ifade varsa da tezkire içinde Îdî mahlaslı şairin terceme-i hali bulunamamıştır.[6] Bursalı Mehmed Tahir, Bayram Efendi’nin “divan sahibi” olduğunu söyler fakat bir nüshası tespit edilememiştir. [7]

Amasya’da müftü ve Sahn itibariyle Sultan Bayezid müderrisi olan Îdî Bayram Efendi’ye arpalık olarak Erak (?) kazasının tevcih edilmesine dair 1088 tarihli belge

(AE. SMMD. VI. 5-528)

Bulgaristan İvraca kadısı Bayram Efendi tarafından tahrir edilen ve Tabakhane mahallesi camiindeki Safiye Hatun vakfından olan cüzhanlık vazifesinin tevcihine dair 1086 tarihli belge

(İE. EV. 16-1904)

Trablusşam valisi Ali Paşa’dan iki zatın vazifesini aldığını havi 1101 tarihli belge ve Trablusşam kadısı Bayram Efendi’nin hüccet-i zahriyyesi

(AE. SSÜL. II. 29-2847)

Sofya kadısı Ebu Muhammed Bayram Efendi tarafından tahrir edilen, oradaki Abdi Hoca camiinin müezzinlik cihetinin tevcihine dair belge

(İE. EV. 35-4031)

  • Âtıf Ahmed Efendi (v. 1139)

Îdî Bayram Efendi’nin büyük oğlu, Âkifzade’nin dedesinin baba bir kardeşidir. Tahsilini tamamladıktan sonra Sultan Üçüncü Ahmed’in şehzadesi Mehmed’in doğumu için söylediği

[Remel: Fâilâtün/ Fâilâtün/ Fâilâtün/Fâilün]

Müjdeler dünyaya Şehzâdem Muhammed’dir gelen (1124)

tarih mısraının da etkisiyle Amasya’daki Hızır Paşa medresesinde müderris oldu. Alim, edip ve zarif bir zattı. Türkçe ve Farsça şiir yazardı. Özellikle Türkçe şiirde ta’miye yazmaya kudreti vardı. Fâik mahlaslı şair Osman Efendi, ta’miyeyi ondan öğrenmişti. Sâlim, onun bir gazelini zikreder. Ankara Milli Kütüphanede bir nüshası bulunan Atıf Divan’ı, muhtemelen Âtıf Ahmed Efendi’ye aittir. (06 Mil Yz A 3932)

Âtıf Ahmed Efendi, 1139 senesinde İstanbul’da vefat etti. İstanbul’a neden ve ne zaman geldiği, vefat ettiğinde nereye defnedildiği hususunda bilgi yoktur. [8]

  • Seyyid Abdürrahim Efendi (v. 1150?)

Îdî Bayram Efendi’nin oğlu, Âkifzade’nin dedesinin baba bir kardeşi, aynı zamanda anne tarafından da dedesidir. Soyu annesi Şerife Fatıma Hanım vasıtasıyla Ladik’teki türbesi halen ayakta olan ve “sâhib-i hâl” diye maruf olan Ahmed-i Kebîr-i Rifâî’ye ulaşır. Bu zat da Abdülkadir Geylânî’nin neslindendir.

Seyyid Abdürrahim Efendi hakkında Zile ve Merzifon kadılığı yaptığı, yaşlanmadan 1150’lerde vefat ettiği dışında bilgi yoktur. [9]

  • Âkif Mustafa Efendi (v. 1173)

Îdî Bayram Efendi’nin küçük oğlu, Âkifzade’nin dedesidir. Amasyalı olup Merzifon doğumludur. Amasyalı Mehmed Efendi’nin babası Çorumlu Abdullah Efendi, Kâzâbâdî Ahmed Efendi ve Kayserili Remzî Efendi’den ilim tahsil ettikten sonra ilim rihlesine çıktı ve birçok beldeyi dolaştı. Kahire’de zahiri ve batıni ilimleri okudu. Buhârî ve Müslim gibi hadis kitaplarını dinledi ve Kahireli müsnidlerden Ebu’l-İzz el-Acemî’den icazet aldı. Üç kere hac yaptıktan sonra Amasya’ya döndü ve Bayezid Medresesinde müderris oldu. Daha sonra bir müddet müftülük yapıp yaşlılığı sebebiyle istifa etti. Şeyhülislam Mustafa Efendi [muhtemelen Feyzullahefendizade], ona Musıla-i Süleymaniye itibarını verdi. 21 Recep 1173 Pazartesi günü güneş doğmadan önce vefat etti ve Amasya surları dışında musalla yolunda kıble tarafındaki ilk makbere defnedildi.[10]

Mürettep Türkçe bir divanı (Topkapı Sarayı Kütüphanesi, Hazine Koleksiyonu, nr. 953) ve Makâmât-ı Harîrî’ye nazire olarak yazdığı bir Makâmât’ı vardır ki müellif hattı nüshası Süleymaniye Kütüphanesindedir. (Aşir Efendi, nr. 421, 49b-90b). Âkifzade, Mim ve Ayın kafiyeli Arapça kasidelerinden ve Maksemü’l-Fünûn isimli bir eserinden bahsederse de[11] nüshasına rastlanmamıştır.

Âkif Divanı’nın İlk ve Son Sayfaları

Müellif hattı Makâmât-ı Âkif’in İlk ve Son Sayfaları

Muasırı Mirzazade Sâlim, kendisinden övgüyle bahsettikten sonra onun şu beytini zikreder:

[Remel: Fâilâtün/ Fâilâtün/ Fâilâtün/Fâilün]

Zıdd-ı me’nûsını kabz ise garaz hâk-ı dile

Tohm-i  vîrâneyi ek nahl-i temennâ yerine[12]

Âkifzade, Âkif Efendi hakkında şöyle der:

“Ömrünün sonlarında Rabbine yöneldi ve inzivaya çekildi. Rabbini çok zikrederdi. Tatil gecelerinde mütalaayı bırakıp zikirle meşgul olurdu. Kendisinden meczup gibi bazı hal ve fiiller sadır olurdu, öyle ki bazı avam ona deli derdi. Diğer gecelerini de mütalaa ve araştırmalarla geçirirdi, kandili sabaha kadar sönmezdi. Muhtemelen gözünü korumak ve nurunu artırmak amacıyla önünde bir sürü mum yakmak onun adetiydi. Tıp ilmini iyi bilir, ona riayet eder ve hastalara ilaç yapardı. Bir merdiven vasıtasıyla hızlı bir şekilde inip çıkarak bedeninin riyazetini korumak maksadıyla evinin üstüne bir oda yapmıştı. Bahçesine yürüyerek gidip gelir, dersini de genellikle burada okurdu. Etrafında çok talebenin toplanmasından hoşlanmazdı, 4 veya 5 kişiyi okuturdu. Eğer fazladan biri gelirse ya rica ile derse girmesini engeller ya da görmemek için arkasına oturturdu.

Belli bir kisveye bağlı kalmazdı. Bazen ulema sarığı takıp heybet ve vakarla camiye gelir bazen de Mevlevi tacı gibi bir derviş takkesi takar, onunla gelirdi. Bazen Mısırlı gibi giyinir bazen de gece takkesi takardı.

Garip adetlerinden biri de bir ziyafet hazırlayıp şehrin ileri gelenlerini davet ettikten sonra buna pişman olması veya ailesinden birine kızması gibi bir arıza çıkması sebebiyle hizmetçiyi gönderip daveti iptal etmesiydi. Vali cuma günleri onu ziyarete geldiği zaman bazen elini öpüp tazim ederek “Sizler sultanın vekillerisiniz, sizlere itaat ve tazim etmek vaciptir” der, bazen de kapıyı açmazdı. Bu gibi haller onun adetiydi. Havas ve avam bundan etkilenmez, kovsa da kapıyı açsa da onu ziyarete gelirlerdi.

Çok cömertti. Boynuna dirhem ve dinar dolu beyaz bir kese asardı. Fakirler, cami yolunda beş vakit saf saf onun gelmesini beklerdi. O da kese boşalana kadar eline geldiği infak ederdi. Halbuki zengin biri değildi. Bazı talebeleri bu durumu onun iksir yaptığına hamletmişse de doğru değildir. İksir ilmini bilmesi uzak değilse de bunu yapmamıştır. Bu durum birçok evliyadan benzeri nakledildiği üzere keramete hamledilmelidir.

Kendisine babası Bayram Efendi’den kalan, Mısır’dan getirdiği ve Amasya kütüphanelerinden bulunan neredeyse bütün kitapları tetebbu etmişti. Kitaplara bakanlar onun koyduğu rakamları, yaptığı fihristleri görürler. Kırmızı ve güzel talik hatla yazardı. Arapça, Farsça ve Türkçe, manzum ve mensur yazardı. Üç dilde de şiirleri vardır.

Tıp, heyet ve hendese ilimlerinin teorik ve pratiğinde mahirdi. Usul ve furû’u çok iyi bilirdi. Hatta “300 seneden beri Usul-i Fıkıh ile benim gibi uğraşan gelmemiştir” dediği rivayet edilir. Arapça münşeat da yazardı.”[13]

  • İsmail Efendi (v. 1192)

Âkifzade’nin babası, Âkif Mustafa Efendi’nin oğludur. 1155’te Merzifon’da doğdu. Ürgüplü Ahmed Efendi’den ilim tahsil ettikten sonra Sultan Bayezid medresesinde müderris ve daha sonra müftü oldu. Bir müddet sonra İstanbul’a gitti ve 1192 senesinde 37 yaşında olduğu halde taundan vefat edip Eyüp Sultan’da defnedildi.

Tıp ilmini bilir, iksiri severdi. Zeki, cesur ve cömertti. Seyahat eden dervişleri ve marifet ashabını severdi.[14]

Âkifzade Abdürrahim Efendi (v. 1231/1816)

İsmi, Lakabı ve Ailesi

İsmi Abdürrahim olup dedesi Âkif Mustafa Efendi’ye nispetle Âkifzade veya Hafîd-i Âkif-i Amâsî diye anılmaktadır. Babası adı geçen İsmail Efendi, annesi de Âmine bint-i Abdürrahim’dir. Anne tarafından nesebi Ladikli Nuri Efendi’ye ve adı geçen sâhib-i hâl Ahmed-i Kebîr-i Rifâî’ye ulaşır.[15]

Doğumu ve Tahsili

Âkifzade, babası İsmail Efendi’nin hattıyla gördüğü kayda istinaden 1177 Rebiulevvelinde doğduğunu ifade eder.[16]  Muhtemelen babasının müderris olduğu dönemde Amasya’da doğmuştur.

Müellif, el-Mecmû‘ isimli eserinin başında kendilerinden istifade ettiği ulema ve meşâyıhtan 27 zatın terceme-i halini verir, menkıbelerini ve tahsil hayatına dair şahsi hatıralarını aktarır. Biz bu kısmı şöylece özetleyebiliriz:

  • Kavâfî Ali Efendi

Amasya’da Enderun Camii yanındaki sıbyan mektebinde muallim idi. Âkifzade’nin kendisinden eûzû besmeleyi öğrendiği zattır. Âkifzade’nin buradaki ifadelerinden kendisinin evinin de Enderun Camii civarında olduğu anlaşılmaktadır.

  • Gümüşhaneli Seyyid Ebubekir Efendi

Âkifzade, Ebubekir Efendi b. Yakub el-Ârifî diye andığı bu zattan Emsile’den münazaraya dair Mîr Ebu’l-Feth’in Âdâb-ı Azudiyye haşiyesine kadar alet ilimlerini, Devvânî’nin Akâid-i Azudiyye şerhini, İbn Hişâm’ın Muğni’l-Lebîb’ini, Taftazânî şerhiyle beraber Hatîb-i Kazvînî’nin Telhîs’ini, Ömer Nesefî’nin hilâfiyyâta dair manzumesini, Aruza dair Risale-i Hazreciyye’yi, Makâmât-ı Harîrî’yi ve Dîvân-ı Mütenebbî’nin yarısını, istiareye dair hocasının yazdığı iki risaleyi, yine hocasının yazdığı Zehretü’l-Arûz risalesini ve İbn Hâcib’in Şâfiye kitabını okudu.

  • Ürgüplü Ahmed Efendi (v. 1207)

Amasya’da Yakup Paşa medresesinde, Bayezid Camiinde, Bekir Paşa medresesinde ve bazı mescitlerde ders verirdi. Daha sonra Kadı Şakir Efendi’nin Ankara’da yaptırdığı medresede tedris için onunla birlikte Ankara’ya gitti ve bir müddet sonra tekrar Amasya’ya döndü. Aşir Efendi’nin, babası Reisülküttap Mustafa Efendi’nin Kastamonu’daki medresesinde ders vermesi için onu Kastamonu’ya davet etmesi üzerine oraya gittiyse de buranın havasının mizacına uygun olmaması sebebiyle geri döndü. Yolda hastalandığı ve Havza’ya geldiğinde 1207 senesinde orada vefat etti.

Âkifzade, şahsi-ilmi menkıbelerinden ve eserlerinden övgüyle bahsettiği bu hocasından ne okuduğu hakkında bilgi vermez.

  • Ürgüplü Ahmed b. Hasan Efendi

Âkifzade’nin dedesi Âkif Efendi’nin talebelerindendir. Âkifzade, bu hocası vasıtasıyla ilmî senedinin Hâdîmî Efendi’ye ulaştığını ifade eder. Ondan Beyzâvî Tefsiri’nin sonlarını, Kadı İyâz’ın Şifâ’sının başlarını, Molla Hüsrev’in Dürer’ini (İ‘tâk ile vekâlet bölümü arası hariç), Sadruşşerîa’nın Tavzih’ini (Taftazânî’nin haşiyesinin başlarıyla beraber), Devvânî’nin İsbât-ı Vâcib haşiyesini, İbn Hâcib’in Muhtasaru’l-Müntehâ haşiyesini, Kâdı Mîr’in metnini, Mîr Ebu’l-Feth’in haşiyesinin bir kısmını ve Birgivî’nin İzhar’ının bir bölümünü okumuş ve Amasya’daki Bayezid camiinde birkaç arkadaşıyla birlikte akli-nakli ilimler icazetini almıştır.

  • Bolulu Mustafa Efendi

Ondan Sağânî’nin Meşârık’ını baştan sona ve Tavzîh’in bir bölümünü okumuştur.

  • Çorumlu Şeyhzade Abdullah Efendi el-Vecîh (v. 1219)

Âkifzade, önce Şeyhî daha sonra Vecîh mahlasını benimsediğini söylediği bu hocasından Hayâlî haşiyesiyle beraber Şerhu’l-Akâid’in başlarını okumuştur.

  • Debbâğzade Mustafa Efendi

Bu zattan İstanbul’da Sahih-i Buhari’yi ve İbn Hacer’in Nuhbe’sini okuyup icazet almıştır.

  • Amasyalı Sarıahmedzade Mehmed Efendi

Âkifzade, bazı menakıbı anlattığı ve evliyadan olduğuna hüsn-i zan ettiğini söylediği bu hocasından ne okuduğuna dair bilgi vermez.

  • Çorumlu Damadzade Ebubekir Efendi (v. 1203)

Âkifzade bu hocasından Beyzavi Tefsiri’nden Bakara Sûresi’nin başlarını okuduğunu ve ilminden çok istifade ettiğini söyler.

  • Hacı Melek Efendi

Meşâyıh-ı selâtînden olduğunu söylediği bu hocasından Kur’an-ı Kerim’in bir kısmını ve tecvide dair Cezeriyye’yi okumuştur.

  • Amasyalı Evliya Halil Efendi (v. 1205)

Âkifzade, dedesi Âkif’e olan hürmeti sebebiyle kendisini çok sevdiğini ve bu yüzden sürekli evlerine geldiğini söylediği bu hocasından Farsçaya dair Şâhidî’nin manzumesini, Risale-i Deriyye’yi, İbn Kemal Paşa’nın risalesini, Vahîd-i Tebrîzî’nin Farsça aruza dair risalesini, Gülistan, Bostan, Divan-ı Hafız, Pend-i Attâr, Lâmiyyetü’l-Arab ve Lâmiyyetü’l-Acem gibi Farsça ve Arapça edebi kitapları okumuştur.

  • Uzun Süleyman Efendi (v. 1193)

Amasya Yakub Paşa müderrisi olan bu hocasından aruza dair Risale-i Endelüsiyye’yi okumuştur.

  • Kuyucaklı Abdurrahman Efendi (v. 1200?)

Bu zattan Tavzîh ve Hayâlî’nin Şerhu’l-Akâid haşiyesini okumuştur.

  • Mühendis Abdurrahman Efendi

Şemseddin Semerkandî’nin geometriye dair Eşkâlü’t-Te’sîs’ini ve Bahaeddin Âmilî’nin matematiğe dair Hülâsatü’l-Hisâb’ının bir kısmını okumuştur.

  • Palabıyık Mehmed Efendi (v. 1219)

Ali Kuşçu’nun astronomiye dair Farsça bir risalesini okumuştur.

  • Ahıskalı Ferâizî Salih Efendi

Ferâiz ilmini okumuş ve icazet almıştır.

  • Şeyhülislam Yahya Tevfik Efendi (v. 1205)

Onun bazı tefsir derslerine katılmıştır.

  • Sadullah Efendi (v. 1213)

Amasya Bayezid Camii imamı olan bu zat, Âkifzade’nin tabakasından olup onun hocalarından okumuştur. Fakat Âkifzade ondan bir ders almamış veya kitap okumamış olmasına rağmen kendisiyle arasında ilmî birçok müzakere ve münazara geçtiğini, bunlardan çok istifade ettiğini, aralarında sıkı bir mahabbet bulunduğunu belirterek onu da hocaları arasında saymıştır.

Âkifzade daha sonra istifade ettiği meşâyıhı saymaya başlar:

  • Çerkeşî Mustafa Efendi (v. 1229)

Âkifzade’nin intisap ettiği şeyhidir ve ondan Halvetî zikir telkini almıştır.

  • Bolulu İbrahim Efendi (v. 1221)

Şeyhi Yenişehirli Mehmed Efendi’den aldığı Bedevî zikrini Âkifzade’ye telkin etmiştir.

  • Beyzade Mustafa Efendi (v. 1200) ve Abdülhalim Efendi (v. 1230)

Âkifzade, râkımu’l-hurûfun elan içinde bulunduğu Murad Molla külliyesinin tekkesinde sırasıyla şeyh olan bu zatların sohbetiyle teberrük ettiğini ve onların kendisini sevdiğini söyler.

  • Turhal Şeyhi Mustafa Efendi

Âkifzade Amasya’dayken bu zatın sohbetine katılmıştır.

Âkifzade daha sonra istifade ettiği diğer meşâyıh arasında Rûşenî Mehmed Şihabeddin Efendi, Erzurumlu Sadık Efendi, Neccar Abdülhalim Dede tekkesi şeyhi Ahmed Efendi ve Çiçekçi tekkesi şeyhi Çankırılı Kayyımzade Abdullah Efendi’yi sayarak konuyu bitirir.

Âkifzade, zikrettiği bütün bu zatlar hakkında geniş malumat vermiş, bizzat yaşadığı veya güvenilir kişilerden duyduğu hatıra ve menkıbelerini aktarmıştır. Biz sadece Âkifzade’nin bu zatlardan istifade ettiği bölüme değinip geçtik. [17]

Vazifeleri ve Sürgün Hadisesi

Âkifzade Amasya’da doğmuş ve orada yetişmiştir. Adı geçen hocalarından birçoğu ile Amasya’da mülakat etmiş, diğerlerine de İstanbul’a geldiğinde mülazemet etmiştir.

Âkifzade, hocası Ürgüplü Ahmed Efendi’nin oğlu, Amasya’da müderris ve fetva kâtibi olan Kâşif Mehmed Efendi’den bahsederken onunla beraber yaşadığı bir sürgün hadisesini anlatır:

“Kâşif Efendi, müftü olduğum zaman benim fetva katipliğimi yapardı. Bu vesileyle fetva ve kanun kitaplarını iyi araştırırdı. Artık fetva ve ferâiz ilminde mahir olmuş, bununla birlikte sabah akşam müderrislik yapmayı bırakmamıştı. Hızır Paşa medresesinin yarısı kendisinde, diğer yarısı da kardeşi Ahmed Efendi’deydi. Yakub Paşa medresesinin yarısı da ondaydı. Hatta Yörgüç Paşa medresesi müderrisi Ahmed Efendi’nin vefatı üzerine Şeyhülislam Salihzade Efendi, bu medresenin yarısını da ona verdi. Böylece hariç itibariyle müderris olmuş oldu.

Bu kardeşimiz şer’i hükümlerde müstakim bir insandı. Kimsenin levm etmesinden korkmazdı. Fetva tashihlerinde titiz ve ihtiyatla amel ederdi. Mizahı ve latifeyi sever, insanların haklarına riayet ederdi. Daha sonra beraber ikimiz beraber bir vakaya düştük ki bazı vezirlerin musallat olması sebebiyle Amasya’dan çıkarılıp Samsun’a gönderildik. Vezir, burada onu serbest bıraktı, beni ise öldürmek maksadıyla hapishaneye (?) gönderdi. Fakat Allah Teala yüce kudretiyle beni kurtardı. Mezkûr kardeşim Amasya’ya geldiğinde korku ve vehimden kurtulamamıştı. Bunun üzerine Çorum’a gidip Yusuf Bahrî Efendi’nin hadis derslerine katıldı ve korkusu zail olarak Amasya’ya döndü. Ben de hapishaneden kurtulup Amasya’ya geldikten sonra aynı şeyleri yaşadım. Müderris olarak İstanbul’a gittim. Üç sene geçmeden Allah bu zalim tayfayı helak etti. Onlar Sultan’a isyan etmişlerdi, Allah da onları ve yardımcılarını helak etti. Talep etmememe rağmen müftü oldum ve Amasya’ya geldim. Mezkûr kardeşim de benim ısrarım üzerine fetva katibim oldu. Bu kıssayı da bu münasebetle zikretmiş oldum.” [18]

Buradan anlaşıldığına göre Âkifzade, tahsilini tamamladıktan sonra memleketinde tedris ve fetva vazifelerinde bulunmuş, daha sonra mezkûr hadise sebebiyle tedrisi bahane ederek İstanbul’a gitmiştir. Yukarıda adı geçen İstanbullu ulema ve meşâyıhın en azından bazısı ile bu esnada görüşmüş olması muhtemeldir. 3 sene kadar İstanbul’da müderrislik yaptıktan sonra tekrar müftü olarak Amasya’ya dönmüştür. Yine Âkifzade, kendisinin Muharrem 1200 tarihinde İstanbul’da müderris olduğunu ve Amasya’da da birkaç defa fetva makamına geldiğini kaydeder.[19] Bu, muhtemelen sürgünden sonraki dönemdir.

Âkifzade 3 sene kadar müderris olarak kaldığı İstanbul’a tekrar dönmüştür fakat bunun ne zaman olduğuna dair bilgi yoktur. el-Mecmû‘ adlı eserini yazdığı esnada müftü olduğuna[20] ve 1221 senesinde yazdığına[21] göre bu tarihte Amasya’da olmalıdır. Daha sonra tekrar İstanbul’a gelmiş, müderrislikle beraber Bab Mahkemesinde vazife almış ve nihayet vefatına Evkaf-ı Haremeyn Müfettişliği yapmıştır.

Bir hesap defteri sonunda Haremeyn Evkafı Müfettişi Âkifzade Abdürrahim Efendi’nin imzası

(TS. MA. D. 2118)

Eserleri

Kendi ifadelerinden, kaynaklardan ve kütüphane kayıtlarından tespit edildiği kadarıyla Âkifzade’nin eserlerini şöyle zikredebiliriz:

1. el-Mecmû‘ fi’l-Meşhûdi ve’l-Mesmû‘

Âkifzade’nin 1221 senesinde Arapça olarak kaleme aldığı biyografik eseridir. Eseri, sohbetiyle müşerref olduğu veya menakıbını işittiği zatların zikredildiği bir “tezkire” olarak yazdığını belirten müellif, önce kendisinin tahsil gördüğü ve istifade ettiği alimlerin, kendi aile efradının ve nihayet döneminde Anadolu’da ve Mısır, Şam ve Hicaz gibi diğer İslam topraklarında yaşayan şeyhülislam, kazasker, kadı ve müderris gibi ulema ve şairlerin terceme-i halini yapmaktadır. Terceme-i halin hacmi bazen birkaç sayfa olabildiği yerine göre isim ve nispet ile de yetinilmektedir. Toplamda 1000’den fazla zatın ismi başlık olarak kitapta geçmektedir. Eserin sonunda müellif kısaca kendi terceme-i halini yapmış ve Muhammed el-Îdî adında bir oğlu olduğunu zikretmiştir.

Menhec olarak Âkifzade Efendi, terceme-i halini yaptığı zatın -biliniyorsa- doğum tarihi ve yerini, kimlerden okuduğunu, ilmî rihlelerini, talebelerini, vefatını, resmi vazifelerini ve şahsî menakıbını zikreder. Bütün bunlarda kaynakları çok kere bizzat kendi gözlemleri, bazen de güvenilir kişilerden duydukları veya gördüğü kayıtlardır. 1130-1230 arası ulemasına dair ciddi ve nadir bir kaynak olan eser, bu dönem araştırmacıları için ilk ve birincil kaynaklardandır.

Millet Kütüphanesi (Ali Emiri Arabi, nr. 2527, 1320 tarihli), İstanbul Üniversitesi Nadir Eserler Kütüphanesi (Türkçe Yazmalar, nr. 5597, 1223 tarihli) ve Dâru’l-Kütübi’l-Mısriyye’de (Talat, nr. 9725, 1898) toplam dört nüshası bulunan eser, son dönemlerde biri İstanbul Üniversitesi nüshasında olmak üzere iki defa istinsah edilmiştir. (Amasya Beyazıt, nr. 1676, Çorum Hasan Paşa, nr. 27011, 1969 tarihli). Ahmed Abdülvehhâb eş-Şerkâvî tarafından tahkik edilen eser (Merkezü’t-Târîhi’l-Arabî, 2022), Hikmet Özdemir ve Recep Orhan Özel tarafından tercüme edilmiştir.

İstanbul Üniversitesi nüshasının ilk ve son sayfaları

2. Mecelletü’l-Mehâkim

Âkifzade’nin bab mahkemesinde muvazzaf olduğu dönemde derlediği Türkçe fetva mecmuasıdır. Birçok nüshası bulunan eser (Süleymaniye Ktp., Kasidecizade, nr. 274; İstanbul Üniversitesi, Nadir Eserler Kütüphanesi, Türkçe Yazmalar, nr. 1314, 1509, 2159; Millet Kütüphanesi, Ali Emiri Şer’i, nr. 89; Manisa İl Halk, nr. 7485) üzerine bazı çalışmalar yapılmıştır.

Süleymaniye nüshasının ilk ve son sayfaları

3. Mevâhibü’l-Mevlâ li’l-Abdi’l-Ednâ

Fıkıhtan Mülteka’l-Ebhür’ün şerhidir. Müellif, mukaddimede Allah’ın kendisine ciddi bir fıkıh kütüphanesi ihsan ettiğini, buralardan derleyerek Mültekâ’yı şerh etmek istediğini belirtir. Tespit edebildiğimiz tek nüshası, Samsun Gazi Kütüphanesindedir. (nr. 1081)

İlk ve son sayfaları

4. Takrîbü’l-Mübtedî ilâ Metâlibi’l-Müntehî

Müellifin kendi eserleri arasında saydığı, fıkha dair olan bu eser, 1219 senesinde Üsküdar’da yazılmıştır. Bir nüshası Koç Üniversitesi, Fuat Bayramoğlu Koleksiyonundadır. (BP195.A2 T3 1805)

Takrîbü’l-Mübtedî’nin ilk ve son sayfaları

5. “Bıraktım” Lafzıyla Ricî Talak Vaki Olacağına Dair Risale

Bir nüshası Süleymaniye Kütüphanesindedir. (Esad Efendi, nr. 916, 47b.)

6. Mir’âtü’n-Nâzirîn fî Münebbihâti’l-Mutasavvifeti’t-Tâhirîn

İsminden anlaşılacağı üzere tasavvufa dair olan bu eser Arapçadır. Müellif kendisinin böyle bir eseri olduğunu el-Mecmû‘da zikretmiştir.

1220 senesinde yazılan eserin iki nüshası vardır. Biri Samsun Gazi Kütüphanesinde (nr. 396) kayıtlı olan nüshadır ki Hasan b. Halil tarafından Amasya’da yazılmıştır. Diğeri Süleymaniye Kütüphanesinde (Esad Ef., 1706) bulunan nüshadır ki bu nüshanın sonundaki kayıtlardan bir hırsızlık durumu olduğu anlaşılıyor. Şöyle ki nüshanın sonunda eserin Safer 1222’de Mısır’da yazıldığına dair kayıt vardır. Fakat sayfanın aşağısında bizzat Âkifzade tarafından tahrir edilen nottan anlaşıldığına göre birileri bu kitabı kendisine mal edip telif tarihi ve mekanına kayıt eklemiş, fakat Allah’ın hikmeti bu nüsha Âkifzade’nin eline ulaşmıştır. İntihalcinin eklediği bölümü işaretleyerek belirten Âkifzade, notunu “kitap, fâcirin (?) iddia ettiği gibi Mısır’da değil Üsküdar’da nihayet buldu” diyerek bitirir.

Bu nüshadaki ikinci bir durum ise nüshanın en sonunda kütüphane sahibi Sahaflarşeyhizade Esad Efendi tarafından yazılan not bulunmasıdır. Bu notta hülasa olarak Esad Efendi şöyle der: Bu kitabın müellifi Âkifzade Efendi, 1230 hududunda Haremeyn müfettişiyken bana şöyle anlattı: “Ben birkaç sene evvel ahlak ve tasavvufa dair Arapça bir eser kaleme almış ve müsveddesini kaybetmiştim. Bir de bugünlerde Eyüp’ten bir zat, yazdığı Türkçe bir risaleyi bana arz etti. İncelediğimde kaybettiğim mezkûr eserin tertibine çok benzediğini görünce ‘Acaba bu eseriniz Arapça telif edilen bir kitaptan mı menkuldür yoksa sizin tabiatınızın eseri midir?’ diye sordum. Eserin dibacesinde tercüme olduğuna dair bir ifade yoktu. Adam çare bulamayıp ‘evet, elime Arapça bir kitap geçmişti, ondan nakil ve tercüme ettim’ diyerek itiraf etti.”

Esad Efendi daha sonra müellifin kaybettiği mezkûr müsveddenin bu nüsha olabileceğini söyleyip müellif ve ailesi hakkında yukarıda aktardığımız bilgileri vererek notu bitirir.

Eser müellifin hayatında 9 Safer 1228 senesinde tercüme edilmiştir. İbb Atatürk Kütüphanesinde (Osman Ergin Yaz., nr. 802) bulunan ve Enderun-i Hazine-i Hümayun hadimlerinden Mir Ahmed İzzet Efendi tarafından 1235 senesinde yazılan Mir’âtü’n-Nâzirîn tercümesinin mütercimi belli değildir. “Mütercimi gayet müznib ü muhtî olduğu için ismi lazım değildir” diyerek ismini saklayan mütercimin, yukarıda adı geçen intihalci mütercim olması muhtemeldir. Adet olmayan bir siyakla kendini günahkâr diye tavsif etmesi ve Eyüp’te olduğunu belirtmesi buna dair karinelerdir. Eserin sonunda mütercim, muhtemelen Eyüp Nişanca’sındaki Murad Buhari Tekkesi meşayıhından Hasan el-Murâdî’ye müntesip olduğunu ve tercüme ettiği bu eserin, Mektûbât-ı Rabbâniyye’nin, “nasihatleri tatlı olan (mahlüvvetü’n-nesâyih)” kelimelerinden istifadeyle hazırlandığını bildirir. Tercümenin bir nüshası da Süleymaniye Kütüphanesindedir. (Hasan Hayri, nr. 30). Son olarak Bursalı Mehmed Tahir Efendi’nin eserin Yahya Efendi Kütüphanesinde (muhtemelen Hacı Mahmud Efendi koleksiyonu kastediliyor) bulunduğunu söylediği[22] nüshası tespit edilememiştir.

Esad Efendi nüshasının son sayfası ve Sahaflarşeyhizade Esad Efendi’nin mezkûr notu

7. Mühimmâtü’s-Sûfiyye

İsminden anlaşılacağı üzere tasavvufa dair olan bu eser Arapçadır. Müellif kendisinin böyle bir eseri olduğunu el-Mecmû‘da ve Mir’ât’ta zikretmiştir. 1219 senesinde telif edilen eserin, Akçaşehirli Ali Haydar b. Mehmed Hulusi b. Mustafa b. Osman en-Nakşibendî tarafından 1300’de yazılan nüshası İbb Atatürk Kütüphanesindedir. (Osman Ergin, nr. 356)

İlk ve son sayfaları

8. Mecmû‘u’l-Hâl – Mecâmi‘u’l-Ahvâl

Bazı tasavvufi meseleleri ve zikir virdlerini havi olan eserin bilinen tek nüshası Bursa İnebey Kütüphanesindedir. (nr. 4027) Müellif tarafından yazılan nüshanın başında kitabın “İbn Arabi Tebriesi” olduğuna dair sonradan yazılmış bir kayıt vardır. Kitabın sonunda müellif, kitabı önce Mecmû‘’l-Hâl fî-Virdi’l-Guduvvi ve’l-Âsâl diye isimlendirdiğini, daha sonra Allah Teala’nın kendisine haftaya taksim edilmiş bir vird tertibi ihsan ettiğini, bunu da Mecâmi‘u’l-Ahvâl diye isimlendirdiğini zikreder. Ayrıca İsmail Efendi b. Ebubekir er-Rumi isimli bir zata da Ürgüplü Ahmed Efendi’den gelen senediyle umumi icazet vermiştir.

Son sayfası ve Âkifzade’nin kendi hattıyla icazet kaydı

9. Unvânü’l-Meşâyıh

İsminden anlaşılacağı üzere tasavvufa dair olan bu eser Arapçadır. Müellif kendisinin böyle bir eseri olduğunu el-Mecmû‘da zikretmiştir. Diğer tasavvuf eserleriyle benzerlik araz eder. Canikli Seyyid Hasan b. Halil tarafından 1221 senesinde yazılan nüshası Ezher Kütüphanesindedir. (nr. 33519)

İlk ve son sayfaları

10. Şu’letü’l-Yakîn

Müellifin kendi eserleri arasında saydığı bu kitabın bir nüshası Dil ve Tarih – Coğrafya Fakültesi Kütüphanesi, Mustafa Çon A ve B koleksiyonunda (nr. 92) görünmektedir.

11. Sebîlü’s-Sâlikîn

Müellifin kendi eserleri arasında saydığı ve tasavvufa dair olduğu anlaşılan bu eserin bir nüshası tespit edilememiştir.

Maalesef Âkifzade’nin elde bulunan eserlerinin el-Mecmû‘ dışında hiçbiri yayınlanmış değildir.

Hayatını ilim okuyup okutmaya, ilmi eserler yazmaya adayan Âkifzade’nin İslami ilimler arasında daha çok fıkha ihtimam ettiği anlaşılmaktadır. Tasavvufa bakış açısına göre insanları, aşırı sevgi ve hüsn-i zan sebebiyle gördüğü ve işittiği her şeyi tabi olarak dini ve dünyevi belalara maruz kalan ifratçılar; ibareleri ve sözleri anlayamadıkları için su-i zan ve şiddetli buğuz ile haktan yüz çevirip makam, hal ve mücahede ashabının bereketlerinden mahrum kalan tefritçiler ve bunlar arasında sırat-ı müstakimde yürüyenler olmak üzere üçe ayıran ve kendisinin üçüncü sınıftan olduğunu bildiren Âkifzade Efendi,[23] Halvetî ve Bedevî meşâyıhından istifade etmekle birlikte eserlerinde daha çok Nakşibendî-Müceddidî-Murâdî etkisi görülmektedir. Nitekim o bu tarikatın şeyhlerinden Beyzade ve Abdülhalim Efendi’lerden de istifade etmiştir.

Vefatı ve Kabri

Âkifzade Efendi, Haremeyn müfettişi olduğu halde 1231 senesinde İstanbul’da 54 yaşında vefat etti ve Şehzade Camii haziresine defnedildi. Bursalı Mehmed Tahir Efendi’nin verdiği bu bilgi,[24] müellifin el-Mecmû‘ eserinin Ali Emiri nüshasının başında da yazmaktadır. Vefatına dair verilen 1223 tarihi hatalıdır. Nitekim geride geçtiği üzere Sahaflarşeyhizade Esad Efendi “1230 hududunda” Âkifzade ile görüştüğünü bildirir.

Sadi Bayram, Osman Fevzi Olcay’ın Amasya Meşhurları’ndan naklen Âkifzade’nin mezar taşının kitabesinin mealini aktardıktan sonra[25] şöyle der:

“İstanbul Türbeler Müdürlüğünden 08.06.2016 tarihinde aldığımız şifahi izinle İstanbul Şehzade Camii mihrap yönü haziresinde Fazıl Ayanoğlu’nun yetiştirdiği Vakıflar İstanbul Bölge Müdürlüğü tarihî mezarlıklarından sorumlu, emekli Sayın Necdet İşli ile yaptığımız araştırmada, mezar taşını maalesef bulamadık. Ya zamanla kırıldı yok oldu. Veya zamanla yanlış yere kaldırıldı. Zira mihrap cephesinde takriben 7 metrelik, çim ekilmiş bir boş alan var. Mihrap tarafının solunda ise kırık mezar taşları var. Bu da gösteriyor ki, o bölgede bir temizlik yapılmış.”[26]

Yine Âkifzade’nin hayatı, eserleri ve kişiliği üzerine çalışma yapmış olan Nuran Çetin de şöyle demektedir:

“Tarafımızdan 20.08.2018 tarihinde söz konusu mezarlıkta detaylı arama yapıldı. Âkifzade’nin mezar taşı kitabesine ulaşılamadı”.[27]

Fakir, henüz Âkifzade Efendi ve ailesi hakkında herhangi bir araştırma yapmadan önce onun el-Mecmû‘ eserine müracaat ederdim. Her müracaat ettiğimde nüshanın başındaki “bu kitabın müellifi 1231 senesinde vefat etti ve Şehzade Camiine defnedildi” ibaresi dikkatimi çekerdi. Bir gün Şehzade civarından geçtiğim esnada -fakirden önce burada Âkifzade’nin mezar taşına dair yapılan araştırmalardan bihaber olarak- Âkifzade’nin mezarının burada bulunduğu aklıma geldi. Şehzade külliyesinin caddeye bakan duvarlarının önündeki mezar taşları arasında uzun uzun dolaştıktan sonra ümidimi kesmeye başlamıştım. “Taş mevcut olsaydı elbette bilinir, eski veya yeni fotoğrafları bulunurdu” gibi düşünceler sebebiyle ümidimi iyice yitirmiştim. Belki böyle fotoğraflar mevcuttu, nitekim derin bir araştırma yapmış değildim. Fakat zaten niyetim mühim bir zatın mezar taşını keşfetmek değil burada medfun olduğu söylenen ve eserinden çokça istifade ettiğim Âkifzade Efendi’ye, mezarı başında bir Fatiha okumaktı.

Daha sonra Hâşimî’nin Bosnalı İbrahim Paşa’nın vefatına yazdığı tarih manzumesinin hakkedildiği kitabenin altından geçerek caminin kıble istikametindeki türbeler bölümüne geçtim. Şehzade Mehmed ve Rüstem Paşa türbeleri arasındaki mezarlara göz attıktan sonra Şehzade Mehmed türbesinden camiinin Vefa tarafındaki avlusuna açılan kapıya giderken sağ taraftaki hazireye ümitsiz gözlerle baktım. Birkaç taşı inceledikten sonra diğerlerine nispetle daha özensiz bir taşta el-Ma‘rûf bi-Âkifzâde ibaresini seçince merhumun sanki mezar taşıyla değil de kendisiyle mülaki olmuşum gibi sevinerek hemen kitabesini okudum ve ruhuna bir Fatiha hediye ettim.

Âkifzade’nin Şehzade Camii haziresindeki mezarı

Baş ve ayak taşları sağlam, küfeki taşa talik mermer kitabesinde sülüsle şu ibareler okunuyor:

Merhûm ve mağfûr el-muhtâc ilâ rahmeti Rabbihi’l-Gafûr el-müfettiş bi-Haremeyni’ş-Şerîfeyn es-Seyyid el-Hâc Abdürrahim Efendi el-ma‘rûf bi-Âkifzâde ruhiçün el-Fâtiha, sene 1231[28]

Senenin altında muhtemelen merhumun vefat ettiği ay ve günü belirten, silinmiş yazı izleri mevcuttur. Böyle bir alimin mezar taşını bulmanın sevinç ve heyecanıyla söylediğimiz tarih kıtası ile makaleyi bitirelim:

Târîh-i Keşf-şoden-i seng-i mezâr-ı Âkifzâde Efendi rahmetullâhi aleyh

[Mefûlü/Mefâîlün/Mefâîlün/Feûlün]

Çun merkad-i Âkifzâde_Efendi idi mechûl

Dolmuşdı anı keşf içün sîneme zârı

Tebşîr eyleyüb târîhini söyle Kelâmî

“Âkifzâde boyandı tebâşîre mezârı” (1447)


[1]  Müstakimzade, Mecelletü’n-Nisâb, Süleymaniye Ktp., Halet Ef., nr. 628, vr. 327a.

[2] Âkifzade, el-Mecmû‘, Thk: Ahmed Abdülvehhab eş-Şerkâvî, Merkezü’t-Târîhi’l-Arabî, Baskı: 1, 2022/1443, s. 124.

[3]  Müstakimzade, Mecelletü’n-Nisâb, vr. 327a.

[4]  Âkif, Divan, Topkapı Sarayı Kütüphanesi, Hazine Koleksiyonu, nr. 953, vr. 42a-43a.

[5] Âkifzade, el-Mecmû‘, s. 125-126.

[6] Mirzazâde Sâlim, Tezkiretü’ş-Şu‘arâ, haz. Adnan İnce, 2018, T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı Kütüphaneler Genel Müdürlüğü, s. 311.

[7] Bursalı Mehmed Tahir, Osmanlı Müellifleri, İstanbul, 1333, 1/367.

[8] Âkifzade, el-Mecmû‘, s. 123-124; Mirzazâde Sâlim, Tezkiretü’ş-Şu‘arâ, s. 311-312.

[9] Âkifzade, el-Mecmû‘, s. 122-123.

[10] Âkifzade, el-Mecmû‘, s. 118-122.

[11] Âkifzade, el-Mecmû‘, s. 118-122.

[12] Mirzazâde Sâlim, Tezkiretü’ş-Şu‘arâ, s. 312.

[13] Âkifzade, el-Mecmû‘, s. 118-122.

[14] Âkifzade, el-Mecmû‘, s. 117-118.

[15] Âkifzade, el-Mecmû‘, s. 475.

[16] Âkifzade, el-Mecmû‘, s. 475.

[17] Âkifzade, el-Mecmû‘, s. 47-116.

[18] Âkifzade, el-Mecmû‘, s. 274.

[19] Âkifzade, el-Mecmû‘, s. 476.

[20] Âkifzade, el-Mecmû‘, s. 476.

[21] Âkifzade, el-Mecmû‘, s. 95.

[22] Bursalı Mehmed Tahir, Osmanlı Müellifleri, 1/374.

[23] Âkifzade, el-Mecmû‘, s. 75-76.

[24] Bursalı Mehmed Tahir, Osmanlı Müellifleri, 1/374.

[25] Buna göre Olcay, mezar taşını ya kendisi görmüş yahut gören birinden nakletmiştir.

[26] Sadi Bayram, ‘Îdî-zâde Abdurrahim el-Amasî Sülâlesi Ve Eserleri, Uluslararası Amasya Âlimleri Sempozyumu, Amasya, 2017, s. 525.

[27]  Nuran Çetin, Bir Osmanlı Aliminin Gözünden Tasavvuf, Fecr Yayınları, 2025, s. 57.

[28]  Bu mezar taşını tavsif eden, kitabesinin sönük harflerini tebeşir nuruyla tenvir edip fotoğraflayan Esad Can Bilicier kardeşime ve Burak Çetintaş Bey’ teşekkür ederim.

İlgili Makaleler

Bir yanıt yazın

Başa dön tuşu