AkaidMakaleler

İman Artar veya Eksilir Mi?

Giriş

Maturîdîler ile Eşarîler arasındaki ihtilafları konu edinen eserler incelendiğinde, ele alınan mevzular arasında bahsinde olduğumuz ‘imanın artıp artmaması’ meselesi de görülecektir. Ancak bu meselede görüş farklılıkları sadece Maturîdîler ile Eşarîler ile sınırlı değildir. Bilakis ‘İman’ın Mâhiyeti’ hakkındaki ihtilaflardan mütevellit bir takım farklı mülahazalar mevcuttur. Yazının ilerleyen satırlarında da anlaşılacağı üzere bu konudaki mülahazaların doğru anlaşılması ancak imanın mahiyeti hakkındaki görüşler ile birlikte mütalaa edilirse mümkündür. İmanın mahiyetini ele aldığımız yazıyı okumak için buraya tıklayabilirsiniz.

Biz bu yazımızda iki mezhebi de delilleriyle beraber zikredip onlara verilen cevapları inceledikten sonra meseleyi mihverinden koparmadan özet bir şekilde değerlendirmeye gayret edeceğiz.

1. ‘İman Artmaz ve Eksilmez’ Görüşü

Genel itibarıyla Hanefi uleması ve Eşarilerden İmamu’l-Harameyn’e göre imanın ziyadesi (artması) gibi bir durum söz konusu değildir. Zira bizler yakîn dediğimiz yüzde yüz kesinliği ifade eden tasdik manasındaki iman ile emrolunduk. Yüzde biri şek (şüphe) olan yüzde doksan dokuzluk bir tasdik iman değildir. Hal böyle olunca imanın zatı noktasında bir ziyade ya da noksanlıktan bahsetmemiz mümkün değildir.

Vahyin henüz devam ettiği asr-ı saadette inanılması gerekli olan şeylerin günbegün çoğalması durumundan dolayı imanda bir ziyadeden bahsedilebilir. Veyahut peygamberlerin, meleklerin, evliyaullahın ve avam insanların farklılığından dolayı imanlarında da bir farklılık (ziyade, noksanlık) düşünülebilir. Ancak şurası iyi bilinmelidir ki bu manalarda bir ziyadenin kabul edilmesi bu görüşe muğayir değildir. Zira bu görüşe göre imanın zatı dediğimiz mahiyetinde bir artışın ya da eksilmenin mümkün olmadığından bahsedilmektedir.

2. ‘İman Artar ve Eksilir’ Görüşü

İmam Şafî’nin de aralarında bulunduğu Eşari uleması genel itibarıyla imanın ziyade olacağını (artacağını) söylemişlerdir. Ayet-i kerimelerin zahirleri de bu görüşü teyit etmektedir. Nitekim müminlerin vasıflarında bahseden bir ayette şöyle buyruluyor: “Allah anıldığı zaman kalpleri titrer, ayetleri okunduğu zaman bu onların imanlarını artırır.”[1] Delil olarak zikredilen bir diğer ayet-i kerime ise şöyledir: “İnananların, imanlarını kat kat artırmaları için, kalplerine güven indiren O’dur.”[2] Ayrıca eğer iman farklılık göstermeseydi de herkesin imanı aynı derecede olsaydı, ümmetin günahkâr bir ferdinin imanı ile peygamberlerin ve meleklerin imanı aynı olması icap ederdi. Halbuki bunun böyle olmadığı açıktır dolaysıyla da imanın mutlak olarak ziyadeyi kabul ettiği muhakkaktır.

Ayet-i Kerimelerdeki “Ziyadelik” Mahiyet ile Alakalı Değildir

Ayet-i kerimelerdeki zikredilen ziyade (dolayısıyla da noksanlık) imanın zatındaki bir artma ya da eksilme değildir. Bilakis imana zait bir manadan ibaret olan parlaklık ve/ya kuvvetin artmasıdır. Dolayısıyla tasdik olarak da ifade edilen yakînî itikat manasındaki imanın artmasından söz edilmemektedir. Buna göre önermeler dizerek yapmış olduğumuz tertip ve nazardan sonra elde edilen ‘Alem Hâdistir’ cümlesine olan kesin inancımız ile, nazar yapmaksızın bildiğimiz ‘Bir, ikinin yarısıdır’ cümlesine olan kesin inancımız arasında hiçbir fark yoktur. Sadece nazar yapmadan elde ettiğimiz inancımız nazar sonucunda hasıl olan itikadımıza göre daha süratli olduğu için kuvvetli olduğundan söz edilir. Ancak buradaki kuvvet ve zayıflık yine başta da belirtildiği üzere imanın zatında değildir.

Hz. İbrahim’in (Aleyhisselam) Talebi

Nitekim ölülerin nasıl diriltildiğini soran İbrahim (Aleyhisselam)’dan bahseden bir ayet-i kerimede şöyle buyruluyor: “İbrahim, Rabbine: Ey Rabbim! Ölüyü nasıl dirilttiğini bana göster, demişti. Rabbi ona: Yoksa inanmadın mı? dedi. İbrahim: Hayır! İnandım, fakat kalbimin mutmain olması için (görmek istedim), dedi.”[3] Bu ayet-i celile meselenin daha iyi anlaşılması açısından dikkate şayandır.  İbrahim (Aleyhisselam) elbette ki şek ve şüphe duymaksızın yakîni bir şekilde iman ediyordu. Ancak bunun ötesinde daha açık ve kuvvetli bir şekilde kalbin mutmain olmasını için görmeyi talep etmişti.

“İman Kemmiyyetine Nazaran Artmaz ve Eksilmez. Ancak Keyfiyyetine Nazaran Artar ve Eksilir”

Hanefi fıkhında ilmihal olarak kaleme alınan kitaplar arasında meşhur olan ‘El-Hediyyetü’l-Alâiyye’ isimli eserde bu mesele bir cümleyle şu şekilde ele alınmaktadır: “İman kemmiyyetine nazaran (nicelik olarak) artmaz ve eksilmez. Ancak keyfiyyetine nazaran (nitelik olarak) artar ve eksilir.”[4] Zira bir şeye yakini bir şekilde iman etmenin sayı ile sayılacak bir niceliği yoktur. Asla şek ve şüphe duymaksızın hasıl olan kesin bir imandan ibarettir. Yalnız nitelik olarak daha kuvvetli ya da daha zayıf olması söz konusu olduğu için bu bakımdan bir artma ya da eksilmeden bahsedilmesi mümkündür.

Peygamber ve Avam Halkın İmanı

Birinci görüş sahiplerine karşı imanın arttığını savunmak adına peygamberlerin sıradan Müslümanlarla aynı imana sahip olmadığı söylemek doğru bir istidlal olmayacaktır. Zira geride de zikredildiği üzere bu manada bir farklılığı birinci görüş sahipleri de kabul ediyorlar. Reddedilen ziyadelik imanın mahiyeti noktasındadır. Nitekim bu hususta İmam-ı Azam Ebû Hanîfe’nin şöyle dediği rivayet edilmiştir: “Benim imanım Cebrail (Aleyhisselam)’ın imanı gibidir. Fakat ben ‘İmanın, Cebrail (Aleyhisselam)’ın imanının mislidir (aynısıdır)’ demiyorum.”[5] Zira misil (aynı) olması her noktadan eşit olması anlamındadır. ‘Gibi’ lafzıyla ifade edilen teşbih (benzerlik) ise böyle değildir. Bu da bize gösteriyor ki; birinci görüşü kabul edenlere göre her ne kadar mahiyeti (zatı) açısından imanın farklılığı söz konusu olmasa da kuvvet bakımından Müslümanların imanı farklılık arz edebilir.

Bazıları bu farklılığı, imandaki nurun ve semerenin parlaklığı bakımından bir artma ya da eksilme olarak yorumlamışlardır. Eğer parlaklığın artması ile kuvvet ve şiddet bakımından bir artma/eksilme kastediliyorsa burada bir tartışma yoktur. Zira iman küllî müşekkiktir.[6] Küllî müşekkik ise Seyyid Şerîf Cürcânî’ye göre: “Fertleri üzerine hamledilmesi eşit olmayan, bilakis bazılarında hasıl olması, diğer bazısından daha şiddetli, önde veya daha üstün olan küllidir. Tıpkı Vücut (varlık) gibi ki o, vacip olan vücutta, mümkün olandan daha şiddetli, daha önde ve daha üstündür.”[7]

Bu tariften de anlaşıldığı üzere bu tarz küllilerde farklılık küllinin mahiyetinde değil bilakis o mahiyetin fertlerine sadık gelmesindedir. Hâsılı iman, mahiyet bakımından farklı olmamakla beraber bazılarında hasıl olması diğer bazılarına göre daha şiddetli ya da kuvvetli olabilir.

İmanın mahiyetinin haricinde olup farklılığı gerektiren vecihlerden bir tanesi de İbn Abbas ve İmam-ı Azam’dan rivayet edilen ziyade durumudur. Şöyle ki; ashab-ı kiram efendilerimiz icmâlî olarak vahye inanıyorlardı. Ancak vahyin devam etmesiyle peyderpey farzlar (hükümler) gelmeye de devam ediyordu. Artık vahiy yoluyla gelen yeni hakikatlere hususî bir iman ile de itikat ediyorlardı. Dolayısıyla icmâlî olarak sabit olan imanın da ötesinde artık tafsilî bir şekilde iman söz konusu idi. Bu da doğal olarak imanın mu’menun bih (iman edilecek şeyler) bakımından ziyadesini gerektirmekteydi.[8] Zira tafsilî imanın icmâlî imandan daha kâmil olduğu malumdur.

“İmanın Ziyadesi Amellerin Artması”

Buraya kadar zikrettiklerimiz, ikinci görüş sahiplerinin davalarını ispatlamak için getirmiş oldukları ayet-i kerimelerin nasıl anlaşılması gerektiği etmek ifade için, birinci görüş sahiplerinin zikrettiği vecihlerdi. Bir diğer bakış açısı olarak ziyadeden bahseden ayet-i kerimelere konu olan imanı kendisinde amelin bulunduğu kâmil iman şeklinde anlamak da mümkündür. Buna göre imanın ziyadesi amellerin artmasına göredir ki bu da birinci görüşe aykırı bir durum değildir.

Bu meseledeki ihtilafın, amelin imandan bir cüz olup olmaması meselesindeki ihtilaftan kaynaklandığı söylenmektedir. Nitekim İmam Fahreddin Razi de bunu şu şekilde dile getirmiştir: “Bu konudaki tartışma hakiki değil lafzidir. Her bir görüşün kendisi için delilleri olsa da bunları şu şekilde toplamak mümkündür: Ameller tasdikin semeresindendir. Binaenaleyh her nerede imanın artmayacağından söz edilirse burada imanın aslından bahsedilmiştir. İmanın artacağı ifade edilen yerlerde ise imanın kemalinden bahsedilmiştir.”[9] Ancak bu genel hatlarıyla doğru olsa da bunu teşmil etmek çok doğru gözükmemektedir. Zira imanın tasdikten ibaret olduğunu vurgulayanlardan da imanın artıp eksilebileceğini söyleyenler olmuştur.[10]

İmam Rabbani ve Meselenin İzahı

İmam-ı Rabbani hazretleri kelamî meseleleri ele aldığı uzunca bir mektubunda bahsinde olduğumuz bu konuya değinmiş, üzerine daha fazla konuşmaya hacet olamayacak güzellikte de özetlemiştir. Özet mahiyetinde olan o ifadeleri şu şekildedir:

“İmanın artma ve eksilmeyi kabul edip etmemesine dair alimler arasında ihtilaf vardır: İmam-ı Azam Ebu Hanife; imanın artma ve eksilme kabul etmeyeceğini buyurmuştur. İmam-ı Şafii ise artma ve eksilmeyi kabul edeceğini vurgulamıştır. Şu kesindir ki iman; tasdik ve kalp ile yakînî imandan ibarettir. Bu manada bir artma ve eksilme düşünülemez. Artma ve eksilmeyi kabul eden, yakîn dairesine değil, zan dairesine giren şeylerdir. Bu konuda nihai söylenecek söz; salih amelleri işlemenin kalbî, yakîne parlaklık ve safiyet kazandırdığı, razı olunmayan amelleri işlemenin ise onu bulanıklaştırdığı ve ziyasını (nurunu) kararttığıdır. Binaenaleyh salih amelleri işleyip işlememeye göre meydana gelen artma veya eksilme yakînin parlaklığının artması ile ilgilidir, yakînin kendisi ile ilgili değildir.

Birtakım kimseler yakînlerinde bir parlaklık ve safiyet görünce, aynı parlaklığın ve safiyetin bulunmadığı yakîne nispetle kendi yakînlerinin daha ziyade olduğu görüşünü benimsemişlerdir. Hatta parlaklığı olan yakîni gerçek yakîn kabul etmişler, diğerini ise kabul etmeyip, eksik olduğunu söylemişlerdir.

İçlerinden daha keskin görüşlü olanlar ise, artma ve eksilmenin yakînin kendisi ile değil de vasfı ile ilgili olduğunu görünce, doğal olarak yakînin arttığı veya eksildiğini kabul etmemişlerdir. Bu mesele büyüklüğü ve küçüklüğü aynı olup parlaklığı ve safiyeti farklı olan iki aynaya benzemektedir. Bu iki aynayı gören biri, içlerinden parlaklığı fazla olana, aynı parlaklığı olmayan diğerine kıyasla, bu, diğerinden daha büyük ve fazladır, demiştir. Bir diğer şahıs ise, her iki ayna da eşittir, birinin diğerinden bir fazlalığı veya eksikliği yoktur, farklılık aynanın iki vasfı olan parlaklık ve gösterme kabiliyetinde demiştir. İkinci şahsın görüşü doğru olup, işin özüne nüfuz edebilmiştir. Diğerinin görüşü ise, diş görüşte kalmış, vasfı ve zatı birbirinden ayırt edememiştir.”[11]

Netice

Bu meseleyi kısa cümlelerle hulasa edecek olursak şunu söyleyebiliriz ki; kâmil bir iman için (amellerin durumuna göre) ziyade ve noksanlıktan bahsedilebileceği tartışmasızdır. Nitekim imanın ziyadesini ifade eden sahabe ve tabiinin kavillerini ve bu hususta rivayet edilen bilumum rivayetleri bu minvalde değerlendirmek doğru olacaktır. Ancak kelamcılarının cumhuru ve hassaten İmam-ı Azam’ın da vurguladığı üzere kişinin mükellef olduğu imanın aslı hakkında ziyade ve noksanlıktan bahsetmek mümkün değildir.[12]


[1] Enfal 2.

[2] Fetih 4.

[3] Bakara 260.

[4] Alauddin İbn Abidinzâde, El-Hediyyetü’l-Alâiyye, Dâru İbn Hazm, s. 281.

[5] İbnü’l-Hümâm, el-Müsâyere, thk: Abdullah Hiçdönmez, el-Mektebetü’l-Hanîfiyye s. 257.

[6] Bir lafzın çeşitli cüzî varlıklar arasındaki ortak anlama farklı derecelerde delâlet etmesi manasında kullanılan bir terimdir. (Kar ve Fildişi için ‘beyaz’ lafzının kullanılması gibi.).

[7] Seyyid Şerîf Cürcânî, Kitâbu’t-Târîfât, Dâru’n-Nefâis, s. 302.

[8] Ebu’l-Berakât en-Nesefî, el-İtimad fi’l-itikâd, Mektebetu Dâri’l-Fecr, s. 279.

[9] Fahruddin er-Râzî, el-Muhassal, el-Mektebetu’l-Külliyâti’l-Ezheriyye, s. 239.

[10] İbnü’l-Hümâm, el-Müsâyere, thk: Abdullah Hiçdönmez, el-Mektebetü’l-Hanîfiyye s. 256.

[11] İmam-ı Rabbânî, el-Mektubat, 1/266. Mektup.

[12] Muhammed Abdulaziz el‐Ferhârî, Merâmu’l-Kelam, Mektebetü Zemzem, s. 173.

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu